9 Temmuz 2010 Cuma

Siğara içmeyeli bugün tam 186 gün 22 saat 13 dk olmuş...

11 Ocak 2010 Pazartesi

sigara

tam bir haftadır sigara içmiyorum. zorlansamda alıştım. bolca spor yapıyorum. pazar sabahı saat 6.00 da uyandım. pideciden çörek aldım. çay çörek güzel oluyor sabahları. tebdili kıyafet evden tam çıkıyordum ki hanımın uykulu sesini duydum
-nerye gidiyorsun?
-dağ yürüyüşüne......
-neeeeeee, ne işin var dağda sabah sabah...
hanım heralde şaka yaptığımı sanmıştı. fakat gözlerime bakınca ne kadar ciddi olduğumu anlamıştı. neyse sabahın köründe bir grup dağcıya katılıp iki saatlik dağ yürüyüşü yaptım. iyi de oldu. bu siğarayı unutuncaya kadar bakalım daha neler yapacağım....

23 Kasım 2009 Pazartesi

aşk şiiri

Adı lazım değil arkadaşın biri
İki kara gözle okumuş şiirimi
Üşenmemiş yazmış kalemi sivri
Üstadım bu yazdıkların şiirmi şimdi
Ne duygu var ne heyecan
Titretmeli için aşıksa okuyan
Ben bilirsem şiir anlatır aşkı
Üstüne vurmalı güneşin şavkı
Düşündüm doğru demiş
Kalemi de güzel oynamış
Yazalım bakalım bir aşk şiiri
Titresin aşıkların incecik teni
Ey yeşil gözlerinde baharı saklayan sevgili
Uçma yükseklerde ağlayan gözlerin birdir hepisi
Kıskanır pamuklar yumuşak ellerin
Tutmaya gör ne çileler taşıtır yüklerin
Gecenin ayazını ısıttı sıcağın
Eczane eczane dolandırdı yüksek ateşin
Yaşayamam mahrum kalırsam aşkından
Aşkın kaldı belki amma gerisi mahrum
Her kadının vardır elbet sevilecek bir yanı
Aşık kördür görmez arta kalan bin yanı
Sevgilim okşa saçlarımı dizinde uyut
Bıktım artık al çocuğu biraz da sen uyut
Ozan der dünyayı güzellik kurtaracak
Selam olsun ozana daha çok bekleyek
Delikanlımız ömrümce yaşayacak bu sevgi dedi
Dumanı tüterken ikrarın başka kollarda buldu kendini
Aşk sığınacak kuytu bir liman
Gençler arar durur bir zaman
Söyleyin ruhu bulutlarla gezene
Uymasınlar şiir miir kafiye
Geldinmi kırk yaş üstüne cidar
Yazarsın aşk şiiri ancak bu kadar

20 Kasım 2009 Cuma

Doçent

Dr.Ertuğrul çökmüş bir şekilde girdi odama. Hoşgeldin Ertuğrul dememe kalmadan ağzından cılız bir kelime döküldü:
-Kalmışım
Ortalığı buz gibi bir sessizlik kapladı. Dr.Ertuğrul, Dr.Mustafa ve Dr.Haydar doçent olmak için başvuruda bulunmuşlardı. Dosyalarını düzenlemiş belirlenen jürilere göndermişlerdi. Aylardır meraklı bir bekleyişle kulakları jüriden gelecek rapor sonuçlarındaydı. Ertuğrul kaldım deyince ben de çok üzüldüm. Kendisini teselli edici bir iki laf ettiysem de pek işe yaramadı. Ertuğrul kızıyor sağa sola küfrediyor, bırakacam bu mesleği tarzında laflar ediyordu. Kimsenin kendisine yardımcı olmadığından, sahipsiz olduğundan bahsediyordu. Ben durumu toparlamak için sakin olmasını, dünyanın sonunun olmadığını, hazırlanıp bir kez daha başvurabileceğini söyledim.
-Yok artık başvurmayacam. Üniversiteden de ayrılacam. Sabah vizitte bölüm hocalarına da kızdım, fırça attım. Birkaç servisin hocaları geçmiş olsuna geldi. Onlara da dedim; bırakacam.
-Sen şimdi kızgınsın. Yemek saati, hadi yemeğe gidelim, sonra konuşuruz....
Yemekhaneye girdiğimizde karşılaştığımız doktorların bir kısmı Ertuğrul'a geçmiş olsun diyor, teselli edici laflar söylüyordu.
Bir gün sonra Ertuğrul tekrar geldi odama. Yüzü gülüyor, neşesi yerindeydi. ben sormadan anlatmaya başladı.
-Yav Muhittin dosyamın sonucu daha belli olmamış. Bizim hıyar Haydar ile hıyar Mustafa bana oyun oynamışlar.
Mustafa ile Haydar Ertuğrul'un fakülteden sınıf arkadaşları. Öğrenciyken bile Ertuğrul çok çekmişti bunların oyunlarından.
- Ne yapmışlarki?
- Bunlar gitmiş rapor sonuçlarını e-mail ile gönderen sekreterin adına bir sahte e-mail çıkartmış. Bana da kaldı diye rapor düzenleyip göndermişler. Yetmezmiş gibi yayınının birisi de intihal şüphesi taşıyor, bu nedenle etik kurula havale edildin diye yazmışlar.
-Kim söyledi bunları sana?
-Kendileri söyledi. Ben sağa sola çatmaya başlayınca bir terslik çıkartacak bu diye gelip söylediler. Önce inanmadım ama etik kuruldan da bahsedince emin oldum.
-Sen ne yaptın, kızdınmı?
-Yav kızamadım bile, sevincimden ikisini de öptüm. Şeytan suratlarından!
Henüz raporlar gelmeden Mustafa bir tanıdık yoluyla kendisinin geçtiğini öğrenmiş, sağdan soldan gelen tebrikleri kabul ediyordu. Birkaç gün sonra üçünün rapor sonucu da geldi. Mustafa kalmıştı, Haydar kalmıştı, Ertuğrul geçmişti.
Dalga geçme sırası Ertuğrula gelmişti. En büyük şoku da Mustafa yaşamıştı. Geçtim diye sevinirken kaldı sonucuyla karşılaşmıştı.
Mustafa bir dilekçe ile rapor sonuçlarının detaylarını istedi. Sonuçlar geldiğinde ikinci şok! İlk rapor yanlış yazılmış Mustafa geçmişti.
Haydar ise derin bir sessizliğe büründü. Hakkımı yediler diye ortalıkta dolanıp duruyordu.
Ertuğrul ile Mustafa bir ay sonra ikinci aşama olarak kurulan jüri huzurunda sözlü sınava girdiler. Mustafa kaldı, Ertuğrul geçti ve doçent oldu.
Bu olaydan sonra Mustafa ve Haydar Ertuğrul'a yemin billah bir daha kendisi ile uğraşmayacaklarını söylemiş. Sana şaka yapalım derken biz çarpıldık demişler.
Her ikisi de bir yıl sonra doçent oldular.

18 Kasım 2009 Çarşamba

HOCA

Önde bayrak arabası, arkada bir yarım otobüs daha geride birkaç araba kornalar çalarak köye girdi. Köylüler düğün alayını karşılamak için meydanda toplanmışlardı. Arabalardan üçer beşer indi erkekler. Kadınlar ve çocuklar yarım otobüsteydiler. Kalabalığın otobüsten inmesi epey zaman aldı. Köylüler gelenlerle tokalaşıyor, bazılarının birbirine sarılmasına bakılırsa ahbaplıklarının eski olduğu anlaşılıyordu. Davul zurna çalmaya başladı, meydanı bir hengame kapladı. Önde davul zurna arkada yüzü gülen kalabalık gelin evine kadar yürüdü. Adet üzere her bir köylü kolundan tuttuğu birkaç kişiyi evine misafir etti. Her evde yemekler önceden hazırlanmış, mis gibi koyun eti, tavuk eti kokusu köyü sarmıştı. Bir süre sonra yemekler yenmiş misafir kadınlar evsahibi kadınlarla gelin evine doğru yollanmışlardı. Erkekler ise ikinci, üçüncü duble rakılarını kafalarına dikiyor, kızarmış etleri keyifle midelerine indiriyordu. Gelin evinin kapısında halaylar çekiliyor, çocuklar sağa sola atlaya zıplaya koşuşuyordu. İçerde de gelinin ve damadın babası ve ailelerin ileri gelenleri birkaç da meraklı misafir oturmuş hoca nikahını kıymak için hazırlıklar yapıyordu. Hazırlıklar tamamlanınca büyüklerden birisi seslendi:
-Hoca nerede gelsin de şu nikahı kıysın artık diye seslendi.
Kapıya yakın gençlerden biri aceleyle dışarı fırladı. Bir ara sokaktan geçip kapının birini vurdu, içeri doğru başını uzatıp:
-Hoca seni çağırıyorlar gelin evinde.
Beş dakika sonra delikanlı hocayla beraber gelin evine gelmişlerdi. Hoca geldi, hoca geldi, açılın sesleri arasında hoca odaya girdi. Hocanın yüzüne ve yürümesine bakılırsa heralde bir küçük rakıyı devirmişti. Hoca şaşkın gözlerle içeridekilere baktı, bir o yana bir bu yana yalpalayarak sonunda odanın köşesindeki mindere attı kendini. Hocayı gören damat tarafının yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi. Kimisi kendini gülmemek için sıkarken hışk pışk sesleri duyulmaya başlandı. Gelin tarafı beyleri ise hoca nikahını kıyacak hocanın sarhoş halinden biraz şaşkındı. Damadın akrabalarından birisi hemen atıldı:
-Hocam nikahı kıymanı bekliyoruz. Biraz çabuk ol da gidip halaya katılalım.
Hoca ne olduğunu hala analamamış şaşkın bir yüzle delikanlya bakarken, eli sağda solda rakı bardağını arar gibi dolanıyordu. Birkaç zorlama sonra hoca nikahı kıymaya başladı.
-Gelinin babası kızını gönül rızasıyla veriyormusun?
Baba daha önceden pek çok kez hoca nikahında bulunmuştu. Bir sarhoş hocanın damdan düşer gibi nikah kıyması yaşlı adamı epeyce şaşırtmıştı. Ne diyeceğini bilmeden öylece hocanın yüzüne bakarken sağından solundan dürtmeler babayı kendine getirdi.
-Ver... ver... veriyorum diye kekeledi.
Halının üstünde gezinen hocanın eline bakılırsa hala rakı bardağını arıyordu.
-Damadın babası bu gelini gönül rızasıyla oğluna alıyormusun?
Damadın babası bekletmeden eveti kondurdu.
-Alan razı, veren razı. Bize de birşey demek düşmez. Nikahınız hayırlı olsun.
Hoca nikahı çok çabuk bitmişti. Hoca bu odada boşa geçen zamana sinirlenmiş gibi kızgın bir suratla birşeyler söylenerek odadan çıktı ve rakı masasına geri döndü.
İşin aslı sonradan anlaşıldı. Düğüne nikahı kıyacak bir hoca getirilmesi unutulmuştu. Kasabaya gidip bir hoca getirilmesi en az üç dört saat sürerdi. Odadan fırlayıp hocayı çağırmaya giden muzip delikanlı durumu bildiğinden gitmiş kendisine hoca dedikleri damadın akrabalarından olan ilkoukul öğretmenini getirmişti. Hoca da mecburen anlamadığı bir dini nikahı kıymak zorunda kalmıştı.
Bundan sonra hocanın köyünde yapılan her düğünde nikah kıyma işi hocanın sırtında kalmıştı. Hocayı yalpalayarak küfrederek nikah odasına girerken ve üçbeş dakika sonra tekrar çıkarken gören köylüler arkasından kıs kıs gülüyorlardı.

15 Kasım 2009 Pazar

karınağrısı

gördüm gördüm de
senin gibi lanet görmedim
laf bol yalan gani
küstah
ukala
alevere dalevere
üç kuruşluk aklın yok
milyoncuklar döner elinde
bütün işin fesat
haset, şiddet
ağzın açmaya gör
lağımdan beter
sufat dediğin
az da olsa benzer insana
seninkinde ne meymenet
ne keremet
güzeli sen seversin
keyifi sen yaparsın
armudun irisi
üzümün şırası sanadır
gözün doysun be kadana
zıkkım olsun midene
alçak desem yetmez
it desem ite ayıp
tükürsem şükür der
bilmeyen adam sanır
gördüm gördüm de
senin gibi iğrenç görmedim

kadın

iki şeyi boldur kadının
bir ağlaması
iki sevmesi
kadın ağlar
sebepli sebepsiz
kadın sever
bütün ruhunu vererek
kadın hem sevip hem ağlıyorsa
o zaman durum ciddi